1867 yılında Thomas Baker, Tanrı’nın sözünü yaymak için Fiji Adaları’na ayak bastı. Elinde İncil’i, sırtında misyonerlik heyecanıyla Pasifik’in bu uzak köşesine geldiğinde, muhtemelen geri dönmeyeceğini aklının ucundan bile geçirmiyordu.
Fiji’nin iç kesimlerinde, Nubutautau adlı bir kabile yaşıyordu. Dışarıyla teması oldukça sınırlı, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir topluluk. Baker burada da misyonerlik yapmak istedi; ancak kültürel bir uçurumun tam ortasına adım attığının farkında değildi.
Olayın tam olarak nasıl geliştiği bugün hâlâ tartışmalı olsa da anlatılan şu: Baker, kabile şefinin kafasına dokundu. Belki tarakla, belki başka bir şekilde; niyetin ne olduğu artık önemli değil. Fiji geleneklerinde bir şefin kafası kutsaldır, dokunulmazdır. Bu kural bugün bile geçerliliğini koruyor. Baker’ın bu ihlali, ölümüne hüküm giymesi anlamına geldi.

Yerliler, Baker’ı öldürmekle kalmadı. Geleneğin gereği olarak onu yediler. Yanında getirdiği eşyaları da bir bir ele geçirdiler. Deriden yapılma botlarını kaynatıp yemeye kalktılar; ama deri mideye inmedi, teslim olmadı. Botlar, sahibinden sonra da dimdik ayakta kaldı.
Yıllar geçti. Onlarca yıl, sonra bir asır. Nubutautau köyü garip bir kaderin içinde buldu kendini. Yemyeşil, tropik bir ada üzerinde, verimli toprakların ortasında yaşıyorlardı; ama kendi arazileri sanki lanetliydi. Tarlaları ürün vermiyordu, gelişemiyorlardı. Komşu köyler ilerliyordu, onlar yerinde sayıyordu.
Köylüler bunun tesadüf olmadığına inanmaya başladı. “Baker Olayı”nı unutmamışlardı; ama belki atalarının o günahı unutmamıştı. Belki yerin altındaki topraklar da unutmamıştı.
2003 yılına gelindiğinde, aradan tam 136 yıl geçmişti.
Nubutautau köyü, alışılmadık bir karar aldı: Thomas Baker’ın torunlarını adaya davet ettiler. Özür dileyeceklerdi. Gerçek, geleneksel, Fiji usulü bir özür; göstermelik değil.
Baker’ın torunları geldiklerinde köy halkı onları törenle karşıladı. Yaşlılar ağladı. Şefler konuştu. Atalarının yaptığı için hesap verdiler; kendileri değil, ama nesiller boyunca taşınan bir yük için. Üstelik sadece sözle değil, somut şeylerle teslim ettiler özrü: Baker’ın İncil’ini, tarağını, botlarından geriye kalanları, torunlarına geri verdiler.

O gün köyde bir şeylerin değiştiğine dair anlatılar var. İnsanın bunu nasıl değerlendireceğini bilmiyorum; ama 136 yıl sonra gözyaşlarıyla özür dileyen bir topluluğu hayal etmek bile tuhaf bir ağırlık taşıyor.
Bu hikâyeyi ilk duyduğumda aklıma takılan şey şu oldu: Pişmanlık kalıtsal değil, ama sonuçları öyle olabiliyor. Suçu işleyenler çoktan gitmişti; özür diyenler o suçun uzak torunlarıydı. Yine de o özrü dilemek ihtiyacı duydular, ve dilediler.

Belki lanet kaldırıldı. Belki kaldırılmadı. Belki zaten hiç lanet yoktu ve sadece verimli olmayan bir toprak parçasıydı orası.
Ama yüz otuz altı yıl boyunca bir şeyin omuzlarında ağırlık gibi durduğunu hisseden insanlar var, ve bu ağırlığı indirmek için bir misyonerin torunlarını bulmak zorunda kaldılar.
Instagram içeriği: https://www.instagram.com/reel/C4a8OvdM5MR
Kaynaklar
- Ryle, Jacqueline. My God, My Land: Interwoven Paths of Christianity and Tradition in Fiji. Routledge, 2010.
- Garrett, John. Footsteps in the Sea: Christianity in Oceania to World War II. University of the South Pacific, 1992.
- BBC News — “Fiji villagers apologise for eating missionary” (November 13, 2003): http://news.bbc.co.uk/2/hi/asia-pacific/3268387.stm
- The Guardian — Fiji missionary apology haberi, Kasım 2003.
- Fiji Museum arşiv kayıtları, Thomas Baker misyonerlik belgeleri.

